Sırtında taşıdığın kıl heybe
Dağ rüzgarı ve lor peyniri
Gibi doluysa kır çiçekleriyle
Sesler türkülere dönecektir
Üzünçse ışıklı bir sevince
                Ahmet Telli

Türkülerin üzüntüsünü bir dem aklından çıkarmayan şair, şiirinin her deminde hissettirir okuruna. Türküler bir kültürün parçalarını bütünleyen başka bir kültürdür. Aklın his ile meşveret kurmasının ardından güz yangınlarında teğellenilen türküler nakış nakış dokunur aşıkların gönül iklimine. Bu dokunuş sahnesini dramatize etmek ise şairin ayak oyunlarını oluşturur. Üzüntü ve sevinç kuytularında saklı iki insan; aşık ve maşuk! Kıl heybenin içinde kamburdan lor peynirleri ve kır çiçekleri! İyi ve kötü! Sadakat ve ihanetin seslere yansıması ve güz gelmeden tutuşan yangın türküleri… ved-tûr-Tûra yemin olsun…
Dudaklarda özlem türküleri çağlıyorsa çavlanlar gibi, aşık girer umudun menziline ve hüznü gerilerde bırakmak adına, güz yangınlarının menevişine dalar gider. Hoyratça dokunulan dudaklar, özlemlerin müzeliğinde usulca gönül yaşlarını öperken, türkülerin hafif hafif esintilerini gözlerden geçirir mapus güvercinleri… ve kitabin mestûr-satır satır yazılmıştır o kitaba da yeminler olsun…
Türküler paylaşılıyorsa ve dağ rüzgarları kabul ediliyorsa ölümsüz aşkların gölgesizliğinde, sevinç çiçeklerini, sevginin bir dem aklından çıkartmayan türkü üzüntülerini ve bütün bir yaşamın parçalanmış gözbebeklerini rakkın menşura -üzerine yazı yazılabilen ince her türlü deriye neşredilmiş- koçaklamak zorundadır yaşamın güzelliğinin sırları… vel beytil mâmûr-imar edilmiş eve, insanın kalbine, kabesine yeminler olsun…
Heybeye saklı kır çiçekleri bir yangının küllerini çağrıştırır aşığın çıkmaz sokağında. Güzün tutuşurken uzak özlemlerin külleri yüreğe ham kokularını, çiğ tanelerini düşürür. Beklenilmeye layık bir zamanın herhangi bir dakikasında beklenilmeyen bir yangının orta yerinde kalmak, aşık olmaktır doğumsuz ölümlerin sahtiyanında... vessakfil merfû- arşa,yüksek tavana, semaya da ayrıca yemin olsun…
Doğanın yelesinden tutmak bir bakıma hayata üçüncü gözün üstünden bakmaktır. Yangınlar başlamadan, doğanın yelesinden tutabilmek büyükçe bir gayret sayesindedir ki seher yeli ayırmadan, sabah olmadan, gül bahçesine dolular yağmadan gösterisini sunmaz insanlığa ve sevdanın hevenginde tutulmadan konuşmaz olur lisan-hal. Bu yol uzundur ve gidişi yoktur. Gelişine kurbanlar adar sevda türküleri. Yetmez mi sözünü söylemek incelikten geçer ama yeter sözünü söyletecek kabalığı bulduramaz türkü bakışlı doğanın muktedirleri. Vel bahril mescur –alevlendirilmiş, kızgınlaştırılmış denize de yeminler olsun ki türkülerin türküsünü okumaya güz yangınlarının tutuşmasından evvel başlamak gerekir. Mescur denizde aşığın döşeğidir. Uyanacağı güne kurbanların yeminleri dolsun…
Şair Ahmet Telli’nin “güz gelmeden” ismini verdiği şiir de yangınların orta yerinde türkülerin sevdalandığı gönüllerin hüznü işlenir kır çiçeklerinin göğüs kafesine. Bu aynı zamanda şairin hüznünün işlenişidir. Ve bu yüzden şair her daim yangınlar içinde hüzün pınarlarını sonuna kadar açar ki kılcal damarlarının içinden akan aşk suyu her daim sıcaklığını korusun. Aşıklık sıfatına layık olmak adına ömrünü saklı bırakır yangınların kuytu köşelerinde. Bekleyiş sahnesinden bekleten sahnesine doğru gitmenin korkusu varsa yüreğinde, bilir ki gökler ve yer ve arka dünya onundur. Aşk şaire bir başka baharın bir başka yazını, bir başka yazında bir başka baharını yaşatır ki türküye sevdalı, türküleri sevdalayanları karanlıklar ülkesinin kapısında idama mahkum eder. Şair gecelerin türküsünü yazandır, yakandır. Şairin yaktığı türküleri okumak ise bir Tûr ile Rakka menşûr eylenmiş, gizlenmiştir. Güz gelmeye başlarken giden yazın türküsünü yangınlardan duyar...

"ra çığır açsın,
ra çağırsın
nun kapısında
vav köprüsünü
şimalde bir haz
bir muştu
ra çağırsın
suremizi
sevgimizi
uhudu
ra çığır açsın"

              mstycr


Yine kışkırttınız beni yazmaya, ellerim kaşınıyordu zaten, ama bir yandan da haftanın yorgunuluğu var üstümde, hatta sırtımdaki deri yanıkları yeni yeni soyulmaya başlamışken çok hızlı bir dönüş oldu bu hayatın bağrına...

İstanbul'dayım, yağmurlu sabahlar memleketinden geldim. Şehir sıcak, toz ve topraktı, yollarda dilimi damağıma yapıştıran yakıcı bir uykusuzluk, bir de klima çarpması yaşamıştım. Sanki seferden dönen bir padişah gibi parıltılı dinginlik beklentileriyle girdim il sınırlarından.

Ha bir de internet alemine dönüş var ki sorma. MSN açılışlarında uykulu gözlerle dön baba dönelim, bir hafta içinde pek değişmesi beklenmeyen - ve değişmeyen - sık kullanılan, hatta tepe tepe kullanılan sitelere girelim. google'a uzantısı ile birlikte dosya adı yazıp çıkınca şak diye indirelim. Bir hafta insan gibi dağda çayır çimen dolaştık ya, hemen çıkaralım acısını... Ha bu arada bu gidişte eve uydu da taktırdık, söylemesi ayıp çift çanak. Eğer yolunuz Bulancak'a düşerse....Neyse, bir daha düşündüm de, aman abi düşmesin boşver...

Ama Ünye'ye düşsün mesela, yahut Giresun'dan kaleye çıkan o yolu tırmanıp yokuş nasıl oluyormuş bir görün. Kuzeyde deniz, güneyde yemyeşil tepeler, o hiçbir yerde böyle güzel kokmayacak havayı ciğerlerinize bir çekin.

Çekin çekmesine de, nasıl desem, öyle bir yozlaşmışız ki. Ağaca tırmanan sonra manzarayı beğenmeyip paldır küldür aşağı inen, inince az evvel üstünde durduğu dala hasretle bakan memnuniyetsiz, e biraz da salak çocuklara dönmüşüz. Koşa koşa döndük İstanbul'a, şehire, yani benliğimize, çirkin sandık odalarımızı eşelemeye, yeni planlar yapmaya, hırsları ayakkabı gibi cilalamaya, velhasıl hesaplaşmaya geldik olmayan bir adamla...

Derken kulağıma fısıldadı rüzgar - tekil şahısa (aslında doğrusu 'teklik' şahıs) döndüm farkındaysanız, abim işe gitti o yüzden - iç burucu haberleri. O ara nişanı takmışsın da haberimiz yok. Eh, napalım, bu sefer biz de atalım Frodo misali yüzükleri ateşten kuyulara. Duyunca ne mi hissettim? Bilmem, belki bir yüz dökümü olmuştur ifademde. 'Yüreğim cız mı etti' bilmem, 'yüreğim' diye bir şey var mı onu da bilmem. Fakat söyle, ben şimdi ne yapayım bu sırt çantamda ezile büzüle tatilden getirdiğim gençliğimi?

Yoksa onu da mı gömseydim dört sene önce, seninle yağmurlanan o güzelim Karadeniz toprağına?


Milliyetçilik Güçlü halk topluluklarının birbirinden ayrılıp küçük parçalar halinde hazmedilmesini sağlayan ve bu yolla dünyanın seyrinin değişmesini sağlayan bir silahtır.

20. yy'ın başında düşman kuvvetlerinin Osmanlı'nın gücünü kırmak için kullandıkları bu silah işe yaramıştır ne yazık ki. Tarih derslerinden hatırlayan varsa bilir. Bölücülük mantığı ilk olarak siz onlardan farklısınız şekliyle gerçekleşir. Yapılan neydi bilirsiniz.

Balkanlarda ilk olarak onlar müslüman siz hristiyansınız denildi ve hristiyanların himayesi istendi. Osmanlı'nın direnişi fayda etmedi ve hristiyanlar yavaş yavaş kopmaya başladı huzur içinde yaşadıkları Osmanlı topraklarından. Ardından Madem öyle bizde Müslümanların lideriyiz dedik ve müslümanları birleştirmeye çalıştık.

Aynı oyun bu sefer millliyetçilik denilen tehlikeli silahla oynandı. Çanakkale'de müslümanlar islamın sancağı düşmesin diye binler can verirken milliyetçilik oltasına yem olmuş araplar (Haksızlar kalleşler demiyorum yem olmuş diyorum) Biz türk değiliz biz arabız diyerekten isyan ettiler. kardeş katli yaptılar. Hala bir çok türk vatandaşı derki;"Araplar bize ihanet etti" peki şimdi bizde aynı milliyetçilik oltasına yem olmuşken nasıl oluyorda kardeşlerimizi kendimize düşman biliyoruz.

Tekrar belirtiyorum "Milliyetçilik, büyük halk gruplarını parçalamaya yarayan tehlikeli bir silahtır."

Eğer biz milliyetçi olmak yerine merkeziyetçi olsaydık. Odak noktasına türk olmak yerine odak noktasına devletin bekasını koysaydık. Şimdi ne bir kürt milliyetçiliği olacaktı ne de araplarla sorunumuz olacaktı. onlar bu silaha karşı koyamadı bizi arkamızdan vurdu. bizde aynı silaha yem olduk ve şuan birleşemiyoruz.

Bu sadece yakın tarihten ufak bir kaç not. Bir de bu işin dini kısmı war ki İslam bir dinden çok bir hayat tarzıdır ve her konuda insanlık alemine çözümler sunar.

Peygamber efendimiz veda hutbesinde;
"Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük, ancak takvâ iledir. Müslüman müslümanın kardeşidir. Böylece bütün müslümanlar kardeştir. "
diyerek milliyetçiliği soy üstünlüğünü silip yerine islam kardeşliğini koydu.

Buna rağmen biz hala diyorsak esas olan türk milliyetçiliği size bir iki örnek daha vereyim.

Orta asya türkii cumhuriyetleri. Doğu Türkistan yıllarca çin zulmü gördü. Kazakistan,Özbekistan,Kırgızistan resmi olmasa da hala rus egemenliği altında. Bu ülkelerin hepsi türk ama bu milliyetçilik denilen bela bu halkları birbirinden ayrıdı. Özbeklere denildi ki
"siz özbeksiniz onlara uymak zorunda değilsiniz siz kendi devletinizi kurun"
aynısı kırgızlara da denildi kazaklara da.

Şimdi bu ülkelerde milliyetçi ve çıkıp birisi dese"siz türksünüz birleşin" hemen karşı çıkarlar biz özbekiz onların himayesine girmeyiz.

Fransız profesör derste anlatıyor;
"Büyük işler yapmanın en kolay yolu iş küçük parçalarına ayırmaktır. Öğrenciler gülünce devam ediyor.
"Boşa gülmeyin 1900 lü yıllarda Osmanlıya yapılan 1930 lı yıllarda almanyaya yapılan 1920 yıllarda avusturya-maceristana yapılan ve şuan da arap bölgesi ve orta asyaya yapılan işlem budur"
"

Yazık ki biz hala bu oyunun farkında değiliz ve ülkemizde kürtleri potansiyel tehlike olarak görüyoruz. Ben iddia ediyorum. Yolunuz bir gün diyarbakırın bir köyüne düşsün ve bir kapıyı çalın "Tanrı misafiriyim bir bardak su rica ediyorum". Sizi evlerinde bir gece misafir etmezlerse ben de hiç birşey bilmiyorum.

Hala farkında değilmiyiz yoksa biz türküz dedikçe kardeşlerimiz kürdüz arabız diyecek. Sonrada birlik hiç gerçekleşmeyece ve yok olmaya mahkum olacağız.

21. Yüzyılın kadim kargaşasına kaldığımız yerden devam etmeliyiz. En azından dünya emperyal sistemler içinde liberal kavgalara neden oluyorsa bunun sonucunu düşünmeliyiz. İsmet Özel toparlanın gitmiyoruz derken neyi kastediyordu sorusunda karşımıza çıkan coğrafya Mezopotomya olabilir mi? Veya Kerbela'dan esen yelin soy ismi Dünyanın Meşekkatle adlandırılışı mı? Ben yakın zamanda ortadoğu üzerine bir şiir kitabı tamamlayacağım. Bu doğrultuda beni buraya davet edip onore eden değerli kardeşim M.Kurtoğlu kardeşime teşekkür ederken Ortadoğu karakterli kelimeleri ve bu kelimeler içinde ruh ve madde planında kendi iç çalkantılarımın pedagojik iz düşümlerini toparlayıp sizlerin beğenisine arz etmeyi düşünüyorum. Bu düşüncelerle size merhaba diyorum, yaradana emenetimle.Çalışmak bizden muvafakat bize güç veren yaratıcıdandır. Şimdilik şöyle:

Bir pervanedir gönlüm pir konuşsan ne fayda
Pir gönüldedir gönül yarda yar pervanede...
mstycr


Girişim Günleri / Startupweekend İstanbul 2008 .... Aramızda startupweekend konseptini bilen var mı? Bilenler olabilir bilmeyenler için şöyle baştan bir anlatalım.

+ - 70 Profesyonel.

Bir mekanda buluşacak.

48 Saat boyunca bir internet girişimini canlandırmak için ter dökecek.

Yazılımcılar, Tasarımcılar, Proje Yöneticileri, Pazarlamacılar, Stratejistler...

48 Saatin sonunda kurulacak olan bilişim şirketine tüm bu katılımcılar eşit paydayla ortak olacaklar.

Bu organizasyonda asıl maksat sektörel muhabbeti geliştirmek. Sizinle masada oturabilirim. Size daha önce hiç duymadığınız teknik terimler söyleyerek başınızı döndürebilirim. Ama sizinle aynı takımda çalışmam bambaşkadır. İş ahlakımı ve becerilerimi tam anlamıyla görebilirsiniz.

Yurt çapında ve yurtdışında oldukça fazla ses getirecek bir organizasyon olacak olan Girişim Günleri'nde bende organizasyonda bulunuyorum. Bana sorarsanız bu projenin en güzel yanı tamamen doğal gelişecek olması.

Başvurular toplanacak. Tahminim 400-450 arası ön kayıt alacağız.

Portfoliolarla profesyoneller seçilecek.

Tanışma toplantısı. Profesyoneller tanıştırılacak birbirleriyle.

Organizasyon'un ilk sabahı 3er dakikalık zaman dilimleriyle fikir sahipleri iş fikirlerini anlatıp topluluğu ikna etmeye çalışacak.

48 Saat boyunca 70 kişinin durmaksızın üzerinde çalışacağı projenin ne olacağı işte bu bölümde oylama usulüyle belli olacak.

Organizasyon ekibi olarak bizler kimseye polislik yapmayacağız. Yalnızca taleb edilen yerlerde yardımcı olmaya çalışıp kusursuz çalışma için uygun zemini hazırlayacağız. Tasarım, Yazılım, İş Geliştirme, Pazarlama. Tüm takımlar doğal gelişecek. Suni bir yapılandırma olmayacak.

Türkiye'de bir ilk olacak bu organizasyonun içinde bulunmaktan ötürü mutluyum. Türkiye Web Sektörünün gelişiminde dev bir adım olacağından hiç şüphem yok.

Tanıtıma destekçi olan tüm arkadaşlarıma teşekkürlerimi sunarım. Bu gün gördüm son verdiğim röportaj Ekonomist dergisinde yayınlanmış bu ay. Onlara da teşekkürleri iletelim buradan.

Girişim Günleri ile ilgili detaylı bilgi için web sitesini ziyaret edin ve katılacaksanız mutlak önkayıt yaptırın. :

http://www.girisimgunleri.com

1 Ağustos'ta Kadıköy'de yapacağımız muhabbet toplantısında da Girişim Günleri'nden bahsedeceğiz bolca. Bir ısınma turu diyebiliriz :) Katılım herkese açık. Bekleriz!

kaynak:sinanata.com



Foto:A.Gülden K.
Mekân: Çamlıca



İstanbul hala güneşin ardında

Ufuklarında birkaç kara leke

Birkaç kan pıhtısı dudaklarında

İstanbul hala sevimli mi sevimli

Ve hala bir tomucuk tadında

Yürüyelim seninle İstanbul'da

*

Tam orada, Çamlıca yokuşunda

Birkaç bulut çekelim gökyüzünden

Damarlarımızdan geçirelim ve birden

Bırakalım suların üzerine

Sen bir defa konuş, sen bir defa gül

Kumlu ebrular yapalım seninle

Serpmeli ebrular, bülbülyuvası

Hercaimenekşe, gonca ve sümbül ...


Nurullah Genç



Lipton Piramit Çay. Aslen ben Lipton Sallama Çayların tadını hiç sevmeyip farklı çaylar alıp demlikte karıştırarak enteresan tatlar elde etmeye çalışasam da , bir rastlantı eseri ofise girmiş bulunan bu piramit çayları tuttum arkadaşlar. Piramitlerin içinde gerçek meyve parçaları var. Ve tadı gayet başarılı. Hele kışın tatından yenmez içilmez.

Markette denk gelirsek bir alıp denenebilir. Hele ki benim gibi çay fetişistiyseniz, "her türlü çaya giderim var" diyenlerdenseniz için gari. :)

Bloguma yeni tema tasarladım ve iş hususunu orada yazıyorum artık. Yeni Medya sektörüyle ilgili arkadaşları da Web Gençliği Muhabbetimize  çağıralım yeri gelmişken. Almanya'dan arkadaşlarımızla organize ettiğimiz Girişim Günleri - İstanbul 2008  'e çok birşey kalmadı malum. Yavaş yavaş lobiyi genişletmek lazım gelir a dostlar.

Muhabbetle.




Şifalı sular yurdumuz  her köşesinde rahatça bulabileceğimiz değerler.Ülkemiz bu yeraltı kaynakları bakımından çok zengin aynı ölçüde de tehlike altında sanırsam.Çünkü bu kaplıca yani sıcak su kaynakları genellikle fay hattı bölgelerinden çıkan şeyler.Her neyse bizimde Uzun yıllardır ailecenek yılda en az iki kere olmak üzere yaptığımız kaplıca seyahatlerimiz mevcut.
İlki 1995 yılında Kütahya -ılıca kaplıcaları ziyareti ile başladı. Harlek otel olması lazım, o zaman çok güzel bir tesise sahipti bu otel.4yıldızlı bir otel,havuzları,doğal güzelliğiyle gerçekten çocukluğumdan beri unutamadığım bir yer.
Daha sonra ki sene Yalova ili Armutlu kaplıcaları, o zaman daha ihlas armutlu tesisleri yapılmamıştı ve bizlerde belediyenin imkanı hali hazırda kısıtlı olmaya devam eden tesislerinde kalmıştık. Bu tesisler halen çalışır durumda fiyatlarının pek pahalı olduğunu sanmıyorum, bu tesislerin hemen yanında 4yıldızlı özel bir otelde mevcut.
Bursa merkez kaplıcalarıyla tanışmam da demek 1996 yılına denk geliyor, Marmara bölgesi fay hatları bakımından zengin olduğundan dolayı her yanında böyle kaplıca tesisleri bulunmakta. Bursa da gerek merkezinde gerekse ilçelerinde (mesela oylat) birçok kaplıca tesisine sahip. Ben birkaç kez çelik palas otelinde kaldım burada ki suyun çelik oranı çok fazla olduğu için buraya çelik palas dendiğini söylemişlerdi ve biraz pahalı bir oteldir, yine bu otelin civarında çekirge civarlarında başka kaplıca otelleri de mevcuttur.



Şimdi gelelim kuzuluk’a. İhlas firmasının burada da bir kaplıca tesisi var. Apart otel olarak hizmet veren kaplıcanın içinde mevcut birde oteli bulunmakta,küçük birde havuzu var.Burası bir toplu konut sitesi şeklinde tasarlanmış,bel ki 1000 den fazla daire vardır.İstanbul,Sakarya,Ankara,Bursa gibi illere yakınlığından dolayı yaz- kış doludur.Bununla birlikte burada ki oda olarak tabir edebileceğimiz yerler mevcut birer daire şeklinde,içinde çatalına kadar her şey var ve fiyatları da gayet uygundur ki bu fiyatlar yatak başı değil 6kişilik daire başı fiyatlardır. Yazın pek çekilmez çünkü kuzuluk bir ova, çok sıcak oluyor. Ama kışın tadından yenmez.Çok güzel bir çarşısı vardır ve çevrede ki alabalık tesislerinde Türkiye’nin en lezzetli balıklarını yiyebilirsiniz.  
Diğer bir kaplıca bölgemiz de Balıkesir.Ben Balıkesir de ilk önce gönen e gittim,gönen küçük bir ilçe ama çok güzel yapılanmış,otelleri ve tesisleri çok güzel,insanları da çok sıcak.Ailenizle birlikte gezebileceğiniz bir çarşısı,oturup çay içebileceğiniz çay bahçeleri gerçekten güzel.
Balıkesir’de ikinci mekanımız ise Güre kaplıcaları oldu. Güre yazlık kaplıca tesislerimizden birine sahip, hani derler ya önü deniz arkası orman aynen bu şekilde ama birde kaplıcası var. Burada tabi başka oteller filanda var.
Sırada Ankara kaplıcaları var.Ben Ankara da ilk olarak Kızılcahamam kaplıcalarına gittim.Kızılcahamam termal tesisleri Türkiye nin en iyi tesislerinden biri.Zaten son yıllarda ak partinin yaptığı kamplarla da adından epeyce söz ettirdi.Burası da apart otel mantelitesine sahip ve birazda pahalı bir yer.Bunun haricinde Kızılcahamam ilçe merkezinde gerek belediyenin işlettiği gerekse özel oteller olmak üzere uygun yerler var.Artı olarak ben Ankara da Beypazarı kaplıcalarına da gittim ama beyter tesisleri pek iç açıcı bir yer değil bide bence imkanlarına göre pahalı sayılabilir.
Tabi şimdi İstanbul lu olaraktan kendi memleketimizden bahsetmesek olmaz.İstanbul tuzla içmece tesisleri,İstanbul içindekiler için olmasa da (çünkü gidip gelinebilir) dışardan gelecekler için bence güzel biryer.
İzmir Balçova termal tesisleriyle tanımsam ise üniversite için İzmir ekonomi üniversitesine gitmeme denk gelir.Gerçekten çok ama çok güzel bir tesise sahip Balçova termal ama bence haddinden de pahalı ama gidilince pişmen olunmayacak bir yer ki İzmir merkeze otobüsle yarım saat.
Ve son olarak yarın da 15günlüğüne gideceğim ve neredeyse açıldığından beri her yıl gittiğim ihlas armutlu termal tesisleri.Aslında armutlu da deniz kıyısında kaplıca suyu yok ama tesis büyük  olunca ilçeden su getirmek kolay oluyor.İhlas armutlu önü deniz arkası orman ve kaplıca gibi özelliklere sahip.Apart otel olarak hizmet veriyor.Yaklaşık 90 metre karelik dairelerde 6 kişi kalabiliyor.Tesis komplike bir site şeklinde içinde ne ararsanız var.İstanbul a kara yolu ile yaklaşık 3saat kadar sürüyor bunun haricinde feribotla ulaşım kolaylığı var.Yazın hem sağlık hem deniz turizmi yapmak için ideal bence.Fiyatları da 5-6 kişi üzerinden hesaplayınca çok pahalıya gelmiyor.

Neyse umarım verdiğim bilgiler işinize yarar, saygı ve selamlarımla.



Ben genel de kendi blogumda yazdığım yazıları burada tekrardan sizlerle paylaşıyorum,bunda ki amacımda açıkcası burada ki okurların ve yazar arkadaşların görüşlerine çok ama çok güvenmem.Daha doğrusu burada fikrin üstüne negatif ya da pozitif düzlemde daha verimle bilgilerin yüklenebilmesi.Ve şimdi konumuza gelelim; Şimdiye kadar bloğum da ne din diyanet ne de siyaset yaptım, nedenini niye sini aslında bilemiyorum, belki de yapmalıydım ya da hiç bu işlere bulaşmamalıydım ama bizler sustukça başımıza daha çok şeyler gelmiyor mu? Demek ki asıl olarak bunlara bulaşmamak ya da bulaşmak değil susmamak gerekiyormuş!

Daha bir hafta öncesinde Sarıyer de polislerimiz şehit oldu. İçimiz kan ağladı, her gün acaba doğudan şehit haberi gelecek mi diye endişeli bir beklenti içindeyiz.

Ama terör dışardan gelince en azından karşımızdakileri düşman olarak görebiliriz. Pe ki bunlar vatanımızın içindeki en güzide mevkilere yükselmiş, milyonlarca insanın yüreğinden çıkan kişiler olunca ne demeliyiz onlara?

Halk, televizyonlar, gazeteler …vb... yaklaşık bir yıldır kitlendi, Ergenekon ne olacak diye merak edip duruyor.Onlarca insan sorgulandı,onlarcasını sorgulandı,kimisi içerde rahmetli oldu,on binlerce evrak,dosya,doküman bulundu,ki en önemlisi darbe günlükleri bulundu!

Bunları yapanlar kim,yıllardır halkın en ön saflarında halka kanaat önderi olmuş, son olarak cumhuriyet mitinglerinde halkın en önünde saf tutmuş kişiler.

Pe ki ne diyeceğiz biz bu pek muhterem şahsiyetlere?

Cumhuriyet bekçileri mi desek, Atatürk’ü en çok seven vatan evlatları mı desek, demokrasi savaşçıları da güzel bir isim olabilir ya da yok yok biz bunlara laikliğin koruyucuları diyelim.

Geçen gün yayınlanan dava iddanamesinde yer alan maddeler aşağıda ki gibi;

  • Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek,

     

  • Silahlı terör örgütüne üye olmak,

     

  • Silahlı terör örgütüne yardım etmek,

     

  • Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmak veya görev yapmasını engellemeye teşebbüs,

     

  • Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı halkı isyana tahrik,

     

  • Patlayıcı madde bulundurmak, atmak, bu suçlara azmettirmek,

     

  • Danıştay saldırısına ve Cumhuriyet Gazetesine patlayıcı madde atmak suçlarına azmettirmek,

     

  • Devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etmek,

     

  • Kişisel verileri kaydetmek,

     

  • Askeri İtaatsizliğe teşvik,

     

  • Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik vb.

     

Yılarca ülkemizde insanlarımız sınıflara ayrıldı,bunlar tarikatçı,bunlar dinci,bunlar yobaz,bunlar yenilikçi,bunlar cumhuriyetçi,bunlar aydın,bunlar elit… vb…

Pe ki bunlar kim, bu iddeaların asıl muhatabı olanlar kim?

 

 

Ben bu ideaların muhatabı olan kişilere inanın yazıklar olsun demekten başka bir şey diyemiyorum açıkçası.

Ulusalcılık bu mu, cumhuriyetçilik bu mu, anayasalcılık bu mu,halkçılık bu mu, demokrasi istemek bu mu ???

Şimdi yargı ikiye ayrıldı; kapatma davasında ki bağımsız siyaset üstü bağımsız yargı, ergenekon davasında ki hükümet yanlısı yargı.

Şimdi medya ikiye ayrıldı; hükümet yanlısı medya yandaş medya ve savunucu medya ama neyi savunucu medya tabi ki Ergenekoncuları!

Bunlar ne vahim çelişkilerdir.

Artı olarak hangi zihniyet hangi cesaretle yukarda ki iddeaların muhatabı olan kişileri Türkiye Büyük Millet Meclisin de savunma ve koruma yetisini kendin de bulabilir?

Ama di mi bu insanların en büyük suçları; Atatürkçü olmak, cumhuriyetçi olmak, ülkenin satılmasına karşı çıkmak, meydanlarda bayrak taşımak di mi? Hadi canım oradan hadi!

 Bugün ki gazetelerde yine boy boy Ergenekon haberleri mevcut,sormak lazım yandaş medya diye tabir edilen tirajı yandaş medya olmayanların onda biri bile olmayan medya kuruluşları bunları yazma cesareti bulabilirken, medyada ki tekel diye adlandırılan ve gerçekleri tamamen bildiği iddea edilen ergenekonun 4silahşörü lakaplı ve onların piyonları niye hiçbir şey  yazmıyor anlamış değilim?

Yoksa bugün gazetelerde yazan ergenekonun organizasyon şemasında ki  ulusalcı medya oluşturulacak maddesinin içinde ki medya bunlar mı? Yoksa diğer bir maddede geçen kontrol altında sivil toplum kuruluşları oluşturulacak dedikleri stk lar bu cumhuriyet mitinglerinde ki stk lar mı?

Geçiyorum bunların hepsini yazdıkça o kadar çok şey geliyor, o kadar çok şey ortaya çıkıyor ki, artık içimden susmak geliyor.

Ve sadece gülüyorum acınacak halimize gülüyorum…


 1 2 3 >  Son ›